Öykü Mü Hikâye Mi?
Bugün, Kayseri’nin o sert kış günlerinden birinde, kafamda bir soru dönüp duruyor: Öykü mü, hikâye mi? Bunu yazmaya başlamadan önce, gerçekten de ne hissettiğimi düşünmem gerekiyor. Hangi sözcük, hangi anlam en iyi şekilde ruh halimi yansıtır? Bir “öykü” yazmalı mıyım, yoksa “hikâye” mi?
Ama bunun öncesinde, her ikisinin de bende uyandırdığı duyguları düşünmeliyim. Çünkü ben her şeyin duygusuyla iç içe yaşamaya alışmış biriyim. Kayseri’nin soğuğunda her şeyin hızlıca donduğu bir günde, gözlerimdeki buğuyu, içimdeki karamsarlığı, ama bir yandan da umut ışıklarını hissetmek… İşte bu an, sanırım bana doğru kelimeyi bulmamı sağlayacak.
İçimdeki kalp, bana “hikâye” demeye başlıyor. Bir olayın derinliğini hissetmek, karakterlerin arasındaki duygusal bağları görmek… Kafamda bir anı şekillendirmeye başlıyorum. Ama sonra, içimdeki diğer ses “Hayır, bu bir öykü olmalı!” diyor. Çünkü bazı anlar o kadar yoğundur ki, daha fazla sözcüğe, açıklamaya gerek yoktur. Şimdi bir yandan kalbim, bir yandan da aklım bu kelimelerle dans ediyor.
Beni Sarıp Sarmalayan Bir Anı
Geçen kış, bir gün eski defterlerimi karıştırıyordum. Kayseri’nin soğuk rüzgarı camdan içeri sızarken, odamın köşesinde eski defterlerden birine rastladım. O an gözlerim birden yaşardı. Üzerinde “2019” yazılı bir defter vardı. İçimi sıkan bir düğüm oluştu. O gün yaşadıklarım, şu anki benliğimi ne kadar derinden etkilemişti, bunu fark ettim. O zamanlar yazmak bir gereklilik gibi geliyordu ama şimdi ise kalbim, o anı yaşarken hissettiklerimi tekrar hatırlamak istiyordu.
2019’un o soğuk günlerinden birinde, belki de kaybedilen bir şeyin hüzünlü farkındalığını yaşıyordum. Okulda son sınavlarım yaklaşıyordu ve kaybettiğim bir arkadaşım vardı. Aramızda bir mesafe oluşmuştu ve o mesafe beni gerçekten bir şekilde yalnız bırakmıştı. Bir gün, sınıfın son sırasında tek başıma otururken, gözlerim pencerenin dışında kalan bulutlara kaydı. Gökyüzü griydi, her şey gibi. Ama bir yanda, kalbimdeki o boşlukla mücadele ediyordum.
Ve o an, o soğuk Kayseri gününde, o eski dostumun sesini duydum. Onunla geçen günler, birbirimize anlattığımız sırlar, birlikte gülüp eğlendiğimiz anlar gözümün önüne geldi. Ama bir noktada her şey değişmişti. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Ya da belki de, birbirimizi kaybetmenin korkusuyla bu düşünceler beni ele geçirmişti.
İçimdeki o ağır boşluk, bir şekilde beni tekrar eski defterime yönlendirdi. O defterde kaybolan anılar vardı. O kaybolan dostluk, bir zamanlar ne kadar değerliydi, ama artık hayal kırıklığına dönüşmüştü. O zaman, o eski defteri açarken, “Bunu yazmalıyım” dedim. O gün, yazmanın bana ne kadar güçlü bir terapi olduğunu tekrar fark ettim. Ama aynı zamanda, o yazdıklarımın öykü mü, yoksa bir hikâye mi olduğunu da merak ettim.
Öykü Mü Hikâye Mi? Duyguların Yolculuğu
Bugün, hala içimdeki o eski anıyı yaşıyorum. Duygularımın karmaşıklığı, hikâye mi öykü mü yazmam gerektiği konusunda beni zorluyor. O zamanlar, kaybettiğimiz bir şeyin ardından yaşadığımız boşluk, sadece bir duygu değildi. O, her şeyin sorgulandığı bir dönüm noktasıydı. Bunu yalnızca bir öyküde anlatabilirim gibi hissediyorum. O kadar çok duyguyu içinde barındıran bir olay ki, tüm duygular arasında kaybolmak, her birini kelimelere dökmek oldukça zor.
Ama o an, yalnızca bir sahne vardı. Bir olay, bir kırılma noktasının kesitini sundum. İçimdeki o boşluk, kalbimi sıkıştırırken, aynı anda bir umut ışığı da doğuyordu. Bir şeyler değişecek gibi hissediyordum ama ne olacağını bilmek korkutuyordu. Bir adım daha attım, o anın duygularını satırlara dökerken, kalbim biraz daha rahatlıyordu. Yani, o duyguların, o özel anın bir öykü halini alması gerektiğini düşündüm. Çünkü bir olayın duygusal yoğunluğu, tam olarak öykünün derinliğine sahipti.
Ama aynı zamanda, bir noktada, hayatın karmaşık yönlerini de daha çok anlatmak istiyordum. O kırılma noktasındaki insan ilişkilerinin karmaşası, yanlış anlaşılmalar, kırgınlıklar… Belki de bunlar daha büyük bir hikâyeye dönüşüyordu. Belki de, bu sadece bir başlangıçtı, bir “hikâye”nin bir kısmıydı. Çünkü olaylar ve karakterler arasında daha fazla gelişim, büyüme ve değişim görmek istiyordum. Bu yüzden, bu duygu ve olaylar benim için bir “hikâye”nin kalbini oluşturuyordu.
Bunu Yazarken Neler Hissettim?
Hikâye mi, öykü mü yazdım? İşte bu soruya yanıt verirken, kalbim tam olarak nereye ait olduğunu bilemiyor. Belki de sadece bir duygu durumunun etkisinde kaldım. Bugün, o eski defterimi karıştırırken hissettiklerimi kelimelere döküp, zamanında kaybettiğim dostluğumla ilgili tüm duygularımı yazarken, kaybolan bir parçanın yeniden var olacağını hissettim. Kafamda yıllardır dönüp duran bu düşünceleri yazıya dökme fırsatı bulduğumda, içimdeki o ağırlık bir nebze olsun hafifledi.
Ama bir şey daha fark ettim. Bu yazdıklarım, hem bir öykü hem de bir hikâye olabilirdi. Belki de tüm yaşadıklarımın iç içe geçtiği, bir duygu yoğunluğunun yansımasıydı. Herkesin hayatında bir an gelir, en derin duygularını paylaştığı bir dönüm noktası olur. O anların bir öykü gibi derinliğe inmesi ve bir hikâye gibi genişlemesi mümkündür. İçindeki o kıpırdanma, seni bir adım daha ileriye götürür.
Sonuç: Öykü mü, Hikâye mi?
Sonuç olarak, öykü mü, hikâye mi? Bu soruya vereceğim yanıt, biraz da kalbimdeki duyguların ne kadar yoğun olduğuna bağlı. Belki de bazen hayat, bir öykü gibi derinleşir, bazen de hikâye gibi daha geniş bir alana yayılır. Önemli olan, o anın duygusal yükünü ne kadar hissettiğimiz.
Beni bu yazıyı yazarken hissettiren her şey, sonunda bir kayıptan daha fazlasını keşfetmeme yardımcı oldu: Öykü mü, hikâye mi olduğunu bilmesem de, o duyguyu anlatmanın yolu her zaman yazmak. Yazmak, içimdeki kaybolan parçaları tekrar bir araya getirmek gibi bir şey.